Bu yazıyı kaleme aldığım 28 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla Kur Korumalı Mevduat’ın (KKM) bakiyesinin tamamen sıfırlanarak sona erdiğini öğrendim. Haberin devamında ise uygulamanın devlete yaklaşık 60 milyar dolarlık bir yük oluşturduğu ifade ediliyordu. Haberi okurken aklımdan birbirinden farklı düşünceler geçti ve sonunda bunun üzerine bir farkındalık yazısı yazma gereği duydum. Belki böylece kapitalizmin ve içinde yaşadığımız ekonomik düzenin bazı acı gerçeklerini biraz daha iyi anlayabiliriz diye düşündüm.
Bu yazıyı okurken meseleye yalnızca Türkiye’nin para politikası yönetimine yönelik bir eleştiri olarak bakmanızı istemiyorum. Asıl anlatmak istediğim, sistemin nasıl çalıştığını ve bu sistem içerisinde masada olanlarla masanın dışında kalanlar arasındaki farkı anlamaya çalışmak. Bir ülkede uygulanan bir ekonomik veya siyasi politikanın neye hizmet ettiğini sorgulayarak başlamak istiyorum. Bana göre meselenin özü, seçimle yönetilen bütün siyasi sistemlerde burada başlıyor. Günümüzde siyasi partiler bir bakıma şirketlere benzer şekilde hareket etmek zorunda kalıyor. Şirketler nasıl kârlarını maksimize etmeye çalışıyorsa siyasi partiler de doğal olarak oylarını maksimize etmeye çalışıyor.
Dolayısıyla siyaset kurumunun temel sorularından biri her zaman şu oluyor:
“Seçimi nasıl kazanırız?”
Ya da başka bir ifadeyle:
“Nasıl daha fazla oy alırız?”
Bu nedenle uygulanan politikaların çıkış noktasında çoğu zaman oy maksimizasyonunun önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Elbette çıkarılan her kanun ve uygulanan her politika kamuoyuna toplumun faydasını artırmak amacıyla sunulur. Benim bakış açıma göre ise siyasi aktörler açısından ilk öncelik iktidarı elde etmek veya korumak, ikinci öncelik ise bu sınırlar içerisinde toplumun faydasını mümkün olduğunca artırmaktır. Sorun da tam burada ortaya çıkar. Toplumun maksimum faydası ile siyasi iktidarın oy maksimizasyonu birbiriyle çelişmeye başladığında, toplumun çıkarının belirli ölçülerde törpülenmesi kaçınılmaz hale gelebilir.
Burada özellikle tekrar belirtmek istiyorum: Anlatmaya çalıştığım şey yalnızca bugünün Türkiye’sine veya belirli bir siyasi partiye ilişkin değil. Bana göre bunlar, seçim sistemlerinin ve insan davranışının doğal olarak ürettiği mekanizmanın parçalarıdır. Sistem kurulduğundan beri vardır ve muhtemelen bundan sonra da farklı şekillerde var olmaya devam edecektir. Biz insanlar daha iyi bir düzen hayal ederiz. Daha adil, daha rasyonel, daha kusursuz sistemler tasarlarız. Konuşur, tartışır, planlar ve zaman zaman ütopyalar kurarız. Fakat düzenin kendi işleyişi ve insan doğası çoğu zaman bu ideal dünyanın kurulmasına izin vermez.
Peki Bunun KKM ile Ne İlgisi Var?
Şimdi gelelim Kur Korumalı Mevduat’a. Çok fazla teknik ayrıntıya girmeden anlatmaya çalışırsam, 2021 yılında ekonomi politikasında “faiz sebep, enflasyon sonuç” yaklaşımı ön plana çıktı. Bu görüş doğrultusunda faiz oranlarının düşürülmesinin zaman içerisinde enflasyonun da düşmesine katkı sağlayacağı düşünüldü. Burada bu teorinin doğru veya yanlış olduğunu tartışmayacağım; bu yazının konusu bu değil.
Bu yaklaşım çerçevesinde faiz oranları düşürüldü. Enflasyonun faiz oranlarının üzerinde olduğu bir ekonomide bu durum negatif reel faiz anlamına gelir. Faizlerin daha da düşmesiyle birlikte reel faiz daha fazla negatife yönelirken, tasarruf sahiplerinin Türk lirası cinsinden varlıklardan uzaklaşıp döviz cinsi varlıklara yönelme eğilimi güçlendi. Bunun sonucunda döviz talebi arttı ve Türk lirası hızlı biçimde değer kaybetmeye başladı.
Dönemin ekonomi yönetimi ise bir taraftan döviz kurundaki yükselişi sınırlamak, diğer taraftan uyguladığı düşük faiz politikasından vazgeçmemek amacıyla dünyada çok sık karşılaşılmayan bir uygulamayı devreye aldı:
Kur Korumalı Mevduat.
KKM Tasarruf Sahibine Ne Sunuyordu?
KKM’nin tasarruf sahipleri açısından sunduğu temel avantajlara baktığımızda sistemin neden ilgi gördüğünü anlamak zor değil:
- Döviz kuru riskine karşı koruma: KKM’nin en önemli özelliği, tasarruf sahibini Türk lirasının değer kaybına karşı korumasıydı. Vade sonunda döviz kurundaki artış faiz getirisinin üzerinde gerçekleştiğinde, aradaki fark yatırımcıya ödeniyordu.
- Faiz ve ek getiri potansiyeli: Tasarruf sahibi mevduat faizini kazanırken, kur artışının faiz getirisini aşması durumunda ilave kur farkı desteğinden de yararlanabiliyordu.
- Vergi avantajları: Uygulamanın farklı dönemlerinde KKM hesaplarına yönelik çeşitli vergi avantajları sağlandı. Şirketler açısından da döviz varlıklarının KKM’ye dönüştürülmesini teşvik eden vergisel düzenlemeler uygulandı.
- Döviz taşıma ihtiyacının azalması: Tasarruf sahibinin doğrudan döviz pozisyonu almak yerine TL mevduatta kalarak kur hareketlerine karşı korunabilmesi sağlandı.
- Belirsizliğin azaltılması: Kurun sert şekilde yükselmesi halinde oluşabilecek kayıplara karşı devlet tarafından güvence sunulması, tasarruf sahibinin önündeki önemli belirsizliklerden birini ortadan kaldırdı.
İşte tam da bu noktada, bu yazıyı kaleme almamdaki asıl amaca geliyoruz.
Masada mıyız, Masanın Dışında mı?
Buraya kadar önce siyasi sistem içerisinde politikaların hangi motivasyonlarla ortaya çıkabileceğini konuştuk, ardından KKM’nin hangi ekonomik koşullarda ve hangi amaçlarla devreye alındığını gördük. Peki bütün bunları neden anlatıyorum? Amacım ne belirli bir hükümeti ne de kapitalist sistemi yalnızca eleştirmek. “Doğrucu Davut” olmak gibi bir niyetim de yok.
Anlatmak istediğim şey çok daha basit:
Bu sistemde masaya oturabilecek durumda mıyız, yoksa yalnızca masanın sonuçlarına katlanan tarafta mı kalıyoruz?
Benim kullandığım metaforda masada oturanlar, ortaya çıkan ekonomik ve siyasi koşulları okuyarak kendi varlıklarını artırmaya çalışan tasarruf sahipleri. Masanın dışında kalanlar ise sistemin asıl yükünü taşıyan, çalışan, üreten fakat henüz anlamlı bir tasarruf sahibi olamamış geniş toplum kesimleri.
Bütün anlattıklarımdan çıkarılmasını istediğim temel sonuç şu:
Bu masa tekrar tekrar kurulacak.
Üstelik yalnızca biz sıradan bireyler değil, ülkeleri yöneten insanlar ve çok büyük ekonomik güçlere sahip kurumlar dahi bu sistemin içerisinde hareket etmek zorunda. İnsanlar değişebilir, hükümetler değişebilir, kanunlar değişebilir, ekonomi politikaları değişebilir; ancak sistemin teşvikleri, kazananları ve kaybedenleri üretme biçimi büyük ölçüde aynı kalır.
Bu nedenle sürekli masanın neden böyle kurulduğunu düşünmek bizi zihinsel olarak yorabilir. Asıl önemli soru, masa kurulduğunda bizim nerede olduğumuzdur.
60 Milyar Dolarlık Yükü Kim Taşıdı?
Şimdi başlangıç noktamıza geri dönelim. KKM’nin devlete yaklaşık 60 milyar dolarlık bir maliyet oluşturduğunu kabul edelim. Burada sormamız gereken soru şu:
Bu yükü kim taşıdı ve bu politikadan kim fayda sağladı?
Ben bu sistemi üç temel aktör üzerinden değerlendirmeyi tercih ediyorum.
1. Politikayı uygulayan siyasi yapı
Daha önce söylediğim gibi, benim bakış açıma göre siyasi kurumların en önemli hedeflerinden biri oy maksimizasyonudur. Dolayısıyla burada sorulması gereken soru, uygulanan politikanın siyasi açıdan hedeflenen sonucu sağlayıp sağlamadığıdır.
Ben sağladığını düşünüyorum. Çünkü söz konusu ekonomi politikalarının uygulandığı dönemin ardından yapılan seçimlerde mevcut siyasi iktidar seçimleri kazanarak ülkeyi yönetmeye devam etti. Bu açıdan bakıldığında birinci aktör kendi hedefi bakımından başarısız olmuş görünmüyor.
2. Tasarruf sahipleri
İkinci grup KKM’ye para yatıran tasarruf sahipleri. KKM’nin sunduğu imkânlara tekrar baktığımızda bu grubun elde ettiği avantaj oldukça açık. Tasarruf sahibi bir taraftan mevduat faizi kazanırken, diğer taraftan Türk lirasındaki değer kaybına karşı devlet güvencesine sahip oldu. Kur artışı faiz getirisini geçtiğinde aradaki fark kamu tarafından karşılandı.
Yani tasarruf sahibinin karşı karşıya kaldığı önemli bir finansal risk kamu bilançosuna aktarılmış oldu. Bu açıdan ikinci grubun da sistemden önemli ölçüde fayda sağladığını söylemek mümkün. Başka bir ifadeyle, masa kurulduğunda oturabilecek sermayeye sahip olanlar kendilerine sunulan imkândan yararlanabildi.
3. Halk
Üçüncü aktör ise toplumun geneli. Politikaların kamuoyuna sunulma amacı nihayetinde toplumun ekonomik refahını korumak veya artırmaktır. Fakat sonuçlara baktığımızda tablo benim açımdan çok parlak görünmüyor.
KKM’nin ortaya çıktığı dönemde dolar/TL kuru yaklaşık 18 TL seviyelerini görürken, bugün yaklaşık 48 TL seviyelerinde. KKM öncesinde, Eylül 2021’de yıllık enflasyon yaklaşık %19,5 seviyesindeyken Temmuz 2026 itibarıyla yıllık enflasyon %31,75 civarında seyrediyor. Dolayısıyla üçüncü aktör açısından işlerin beklendiği kadar iyi gitmediğini söylemek yanlış olmaz.
Peki Biz Neyi Değiştirebiliriz?
Şimdi gelelim yazının benim açımdan en önemli bölümüne. Söyleyeceklerim benim gibi bu üçüncü grubun içerisinde bulunan ve toplumun çok büyük bölümünü oluşturan insanların pek hoşuna gitmeyebilir. Ama şu soruyu sormamız gerekiyor:
Biz neyi değiştirebiliriz?
Benim vardığım sonuç şu:
Masanın nasıl kurulacağını her zaman biz belirleyemeyebiliriz.
İstediğimiz insanı seçelim, istediğimiz partiyi iktidara getirelim, istediğimiz kanunu çıkaralım; sistemin temel teşvik mekanizmaları büyük ölçüde aynı kaldığı sürece benzer masalar kurulmaya devam edecek. Aktörler değişecek, politikalar değişecek, kazananlar ve kaybedenler değişecek ama masa yeniden kurulacak.
Bu yüzden benim bulabildiğim çözüm, bütün enerjimi masanın neden böyle kurulduğunu düşünmeye harcamak yerine bir sonraki masa kurulduğunda oturabilecek durumda olmaya çalışmak.
Yani tasarruf sahibi olmak.
Bu yazıyı kaleme almamdaki asıl amaç da tam olarak bu farkındalığı anlatabilmek.
Masada Yer Alabilmek
KKM üzerinden basitleştirilmiş bir örnek düşünelim. Devletin kasasından 60 milyar dolarlık bir kaynak çıktıysa bu kaynak nihayetinde toplumun ortak kaynaklarından karşılandı. Vergiler, kamu gelirleri veya parasal genişleme yoluyla oluşan maliyetler doğrudan ya da dolaylı biçimde toplumun tamamına dağıldı.
Fakat KKM’den elde edilen kazanç toplumun tamamına eşit şekilde dağılmadı. Sisteme para koyabilecek tasarrufu bulunanlar bu mekanizmadan doğrudan yararlanabildi. Yani bir bakıma masanın hesabına toplumun geniş kesimleri ortak olurken, masaya oturabilmek için yeterli tasarrufa sahip olanlar sunulan imkânlardan doğrudan faydalanabildi.
Basitleştirilmiş bir örnekle düşünelim. Bir tasarruf sahibi sisteme 1 birim vergiyle katkıda bulunmuş, fakat KKM sayesinde 3 birim ekonomik fayda elde etmiş olsun.
Günün sonunda:
1 birim verdi. 3 birim aldı. Net olarak +2 birim kazançlı çıktı.
Elbette gerçek hayattaki hesap bundan çok daha karmaşık. Buradaki amaç matematiksel olarak KKM’nin getirisini hesaplamak değil; kaynak transferinin mantığını anlatmak. Tasarrufu olmayan kişi sistemin maliyetine ortak olurken, yeterli tasarrufa sahip olan kişi aynı sistemin sunduğu fırsatlardan yararlanabilir.
İşte benim “masada olmak” derken anlatmaya çalıştığım fark tam olarak burada ortaya çıkıyor:
Masanın hesabının bir bölümünü hepimiz ödeyebiliriz ama masaya oturabilmek için önce cebimizde bir şeylerin olması gerekiyor.
Sonuç: Bir Sonraki Masaya Hazır Olmak
Çok uzattım. Bütün bu yazının sonunda kendi adıma çıkardığım ders aslında oldukça basit:
Tasarruf edeceğiz.
Okuyacağız.
Ekonomiyi anlamaya çalışacağız.
Ve bir avcının avını beklediği gibi sabırla bekleyeceğiz.
Çünkü ekonomik sistem sürekli yeni masalar kurar. Bazen faizlerde, bazen dövizde, bazen hisse senetlerinde, bazen gayrimenkulde, bazen krizlerde, bazen de KKM gibi daha önce hiç görmediğimiz finansal araçlarda. Ama bu masalara oturabilmenin ilk şartı her zaman aynıdır:
Fırsat geldiğinde kullanabileceğimiz bir tasarrufa sahip olmak.
Masanın ne zaman kurulacağını belirleyemeyebiliriz, masanın kurallarını da her zaman biz yazmayabiliriz; ama masa kurulduğunda dışarıdan bakmak yerine orada yer alabilecek maddi ve zihinsel hazırlığı yapmak bizim elimizde.
Benim bu yazıdan çıkardığım ders bu.
Çünkü mesele her zaman masanın nasıl kurulduğu değil; masa kurulduğunda bizim oturabilecek durumda olup olmadığımızdır.
Buraya kadar okuduysanız, muhtemelen bundan sonra ne yapmanız gerektiğini siz de çoktan anlamışsınızdır…