Hisse senedi veya daha doğru ifadeyle şirket yatırımı yapmak; yaklaşık 4-5 yıldır bildiğim, öncesinde ise herkes gibi “tü kaka” diye baktığım bir yatırım çeşidi. Yaklaşık 3-4 yıldır üzerine eğitimler aldığım bu yatırım türü, benim gibi öğrendiklerini insanlarla paylaşmaktan mutlu olan biri için başlangıçta oldukça heyecan vericiydi. Ancak zaman içinde insanları yanlış yönlendirme ihtimalinin taşıdığı sorumluluğu daha fazla hissetmeye başladım. Böylece başlangıçta oldukça basit gördüğüm bir şeyin aslında ne kadar zor olduğunu fark ettim.
Özellikle bizim borsamız, benim gözümde giderek tam anlamıyla bir kurtlar sofrasına dönüşmüş durumda. Her geçen gün türlü türlü saçmalıklar silsilesine tanık olurken, ilk zamanlarda yaptığım gibi insanlara “Buraya yatırım yapmak size daha fazla getiri sağlayacaktır” demek artık bana abesle iştigal gibi geliyor. Zaman içinde şunu anladım: Burası yalnızca kitaplarda okuduğumuz kuralları uygulayarak kolayca sürdürülebilir gelir sağlayabileceğimiz bir pazar değil. Burada yalanla, dalavereyle işlem yapmanız veya bunları yapanlarla iş tutmanız gerektiğini söylemiyorum. Anlatmak istediğim; bu işin ne kadar zor olduğu, bu zorluğun nerelerden kaynaklandığı ve bütün bunlara rağmen borsanın nasıl sürdürülebilir bir gelir kapısına dönüştürülebileceği.
Bu Yazıyı Neden Yazıyorum?
Bu yazıyı yazmaktaki asıl amacım, benim yatırım yapmaya başladığım dönemde yaptığım hataları bu işe yeni başlayan insanların mümkün olduğunca en baştan yapmamasını sağlamak. Üstelik ben başlangıçta oldukça temkinli davranmış, görece sağlam şirketlere yatırım yapmış biri olmama rağmen süreç içerisinde zamanın maliyetine defalarca yenildim. Yanlış bir yatırımda kaybettiğiniz para, sonradan başka yatırımlarla yerine konulabilir gibi görünse de aslında her kayıp telafi edilemiyor. Çünkü yalnızca parayı değil, o paranın doğru yerde değerlendirilmesi hâlinde kazanabileceğiniz getiriyi ve en önemlisi zamanı da kaybediyorsunuz. Zamanı geri alamadığımız ve ülkemizdeki enflasyon canavarıyla sürekli savaştığımız için geçmişte yaptığım bazı yanlışların oluşturduğu kayıpların belki de hiçbir zaman tamamen kapanmayacağını biliyorum; bu eksiklik yatırım hayatım boyunca bakiyemin bir yerinde kalmaya devam edecek.
Burada anlattıklarım bazı insanlara karşı çıkıyormuşum veya yıllardır bu işi anlatan kişilere laf atıyormuşum gibi anlaşılabilir. Oysa bahsettiğim insanların önemli bir bölümü benim gözümde hâlâ üstat konumunda. Onlardan çok şey öğrendim ve söylediklerinin büyük kısmının temelinde doğru fikirler olduğuna da inanıyorum. Ancak yıllar içerisinde şunu gördüm: Doğru bir düşünce, eksik anlatıldığında özellikle Borsa İstanbul gibi kendine özgü dinamikleri olan bir piyasada yanlış bir kurala dönüşebiliyor. Benim itirazım insanların söylediklerinin özüne değil, bu cümlelerin kesin birer kural gibi anlatılmasına.
Mesela yatırım dünyasında çok sık duyduğumuz “Uzun vade her zaman kazandırır.” cümlesi bana göre tek başına tamamen hatalı. Doğru ifade, “Uzun vade, doğru şirketlerle kazandırır.” olmalı. Aradaki birkaç kelime küçük görünebilir ancak yatırım açısından bütün anlamı değiştiriyor. Çünkü yalnızca uzun süre beklemek yatırımcıyı başarılı yapmıyor; yanlış bir şirkette on yıl beklemek, yanlış bir şirkette bir yıl beklemekten yalnızca daha uzun süre yanlışta kalmak anlamına gelebiliyor.
Benzer şekilde sık duyduğumuz bir diğer söz “Borsa her zaman en yüksek getiriyi sağlar.” Bana göre bunun da eksik bırakılmış hâli insanları yanlış bir beklentiye sokuyor. Daha doğru ifade şu olabilir: “İyi araştırılmış doğru şirketlere veya fonlara, doğru şartlarda yapılan yatırımlar borsada diğer yatırım araçlarının üzerinde getiri sağlayabilir.” Çünkü yalnızca borsada bulunmak sizi otomatik olarak yüksek getiriye ulaştırmıyor. Hangi şirkette olduğunuz, o şirketi hangi değerlemeden aldığınız, ne kadar süre taşıdığınız ve bu süreçte şirketin gerçekten büyüyüp büyümediği sonucu tamamen değiştirebiliyor.
Bir başka çok sevilen anlatı ise şu: “Borsaya yatırım yapmak çok kolaydır. Her ay maaşını aldığın gün tasarruf ettiğin parayla hisse alırsın, yıllar sonra dönüp baktığında getirine inanamazsın.” İşte benim en fazla sorun yaşadığım düşüncelerden biri bu. Çünkü bunu tek bir cümleyle düzeltmek bile oldukça zor. Bizim borsamızda “al ve unut” mantığı, daha önce anlattığım sebeplerden dolayı her şirkette işlemiyor. Çok iyi olarak görülebilecek bazı şirketlerin bile bırakın 5-10 yılı, 15-20 yıllık dönemlerde altının gerisinde kaldığı örnekler bulunabiliyor. Böyle bir durumda yatırımcı yıllarca şirket riski, ülke riski, piyasa riski ve likidite riski taşımış oluyor; fakat sonuçta çok daha düşük riskle sahip olabileceği bir yatırım aracının getirisini bile geçemiyor. Eğer alınan riskin karşılığında ek getiri elde edemiyorsanız, o riski neden aldığınız sorusu doğal olarak ortaya çıkıyor.
Bu yüzden Warren Buffett gibi yatırımcılarla özdeşleşen uzun vadeli yatırım mentalitesinin bizim piyasamızda tamamen uygulanamaz olduğunu düşünmüyorum; fakat tek başına “uzun vadeli olmak” yeterli değil. Şirketi satın aldıktan sonra yıllarca hiçbir şey yapmadan beklemekle, şirketin faaliyetlerini, finansallarını, sektörünü ve ülkenin şartlarını takip ederek uzun vadeli yatırım yapmak aynı şey değil. Aslında bu nedenle yıllardır yatırım anlatan ve söylediklerine gerçekten inanan kişilerde bile aynı eksikliği gördüğümü düşünüyorum. Söyledikleri şeyler çoğu zaman yanlış değil; hatta teorik olarak oldukça doğru. Fakat Türkiye’nin yatırım kültürü ve Borsa İstanbul’un çalışma biçimi hesaba katılmadığında cümle eksik kalıyor ve zaman içerisinde işlevini kaybediyor.
Belki de bu yüzden finansal piyasalara teknik olarak hâkim olmayan insanların yaptığı tercihlere eskisi kadar kolay şekilde yanlış diyemiyorum. Bir insan oturup çok basit bir hesap yaparak, “Ben paramla altın alırım.” veya “Bir ev alıp yıllarca tutarım.” diyorsa aslında kendi açısından son derece rasyonel davranıyor olabilir. Çünkü karşısındaki alternatifin daha yüksek risk taşımasına rağmen daha yüksek getiri sağlayacağının hiçbir garantisi yok. İnsanlardan yıllarca şirket araştırmalarını, bilanço okumalarını, sektör takip etmelerini ve bütün bunların üzerine piyasanın psikolojik baskısını taşımalarını bekleyip sonunda yalnızca altınla benzer bir getiri elde etmelerini istemek çok da mantıklı değil.
Bu yazıyı yazmaktaki temel sebebim de tam olarak bu: İnsanlara borsanın kötü bir yer olduğunu anlatmak değil; borsada doğru kabul ettiğimiz birçok kuralın aslında bazı şartlara bağlı olduğunu göstermek. O şartları bilmeden yalnızca sloganları takip ettiğinizde, yatırım yaptığınızı düşünürken yıllarınızı kaybetmeniz mümkün. Ben kendi yatırım hayatımda zamanın maliyetini yeterince fazla ödedim. Bu yazının, en azından benden sonra başlayan birkaç kişinin aynı bedeli ödememesine yardımcı olmasını istiyorum.
Neden Yalnızca Borsa İstanbul?
Öncelikle belirtmeliyim ki hisse senedi alanında yatırım yaptığım tek yer Borsa İstanbul. Başka ülkelerin borsalarına veya şirketlerine bugüne kadar hiç yatırım yapmadım. Bunun temel sebebi bu alanlarda kendimi yeterince bilgili görmemem. Burada yalnızca şirketlerin finansallarını bilmekten bahsetmiyorum. O ülkelerin kültürünü, dilini, insanlarını, siyasetini, yasalarını ve daha birçok dinamiğini yeterince bilmiyorum. Bana göre zaten yüksek risk taşıyan şirket yatırımını yaparken, içinde bulunduğum ortamı yeterince tanımamak riski daha da artırıyor. Bir yatırım yaptıktan sonra kafamı yastığa koyduğumda rahat uyuyamayacaksam, o noktada daha garanti gördüğüm gelir yollarına yönelmeyi kendim açısından daha doğru buluyorum.
ABD Borsalarının Çalışma Dinamiği
Amerikan borsasına bakalım. Şirket değerlemelerini incelediğimizde birçok şirketin bizim alışık olduğumuz ölçülere göre oldukça yüksek, hatta bazı durumlarda absürt sayılabilecek değerlemelerle işlem gördüğünü görüyoruz. Üstelik nadir dönemler dışında bu durum uzun yıllardır devam ediyor. Peki nasıl oluyor da gram altının ülkemizde bazı dönemler dışında sürekli değer kazanmasına benzer şekilde Amerikan borsaları da uzun vadede yukarı yönlü hareket etmeye devam ediyor?
Kendi gözlemlerim sonucunda, özünde aynı noktaya çıkan ancak iki farklı kola ayrılan bir sebep görüyorum:
- Amerikan halkının yaklaşık %55 gibi oldukça yüksek bir oranla hisse senedi yatırımı yapması. Ülkemizde bu oran çok daha düşük seviyelerde bulunuyor. Amerikan yatırımcısının tasarruflarının önemli bir bölümünü hisse senetlerine yönlendirmesi, şirketlerin sürekli yeni likiditeyle beslenmesini sağlıyor.
- İkinci sebep ise aslında birincisiyle aynı sonuca çıkıyor. Amerikan vatandaşlarının dışında dünyanın farklı yerlerindeki tasarruf sahipleri de Amerika borsalarına ve şirketlerine güvenerek yatırımlarını buraya yönlendiriyor. Böylece likidite diğer taraftan da sürekli destekleniyor.
Bir borsada yatırımcı ilgisi ve likidite şirketleri sürekli desteklediğinde, bazı şirketlerin gerçek değerlerinin oldukça üzerinde yıllar boyunca işlem görmesi zamanla olağanlaşabiliyor. İnsanların bu değerlerden hisse satın almasındaki gariplik ortadan kalkıyor. Yüksek değerlemeler kanıksanıyor ve sistem bu şekilde onlarca yıl devam edebiliyor.
Borsa İstanbul ve Türkiye’deki Yatırım Kültürü
Peki bizim borsamızda veya şirketlerimizde durum nasıl ilerliyor? Bana göre daha en başından önemli bir problemimiz var: Ülkemizde yatırım kavramının ne olduğu konusunda ortak ve yerleşmiş bir anlayış bulunmuyor. Bu nedenle Amerika’daki gibi düzenli bir yatırım kültüründen bahsetmek oldukça zor. Yine de değinmek istediğim birkaç önemli nokta var.
Son yıllarda yapılan anketlere ve insanların çevremdeki davranışlarına baktığımda; altın, gayrimenkul ve otomobilin tasarrufların yönlendirildiği temel araçlar arasında olduğunu görüyorum. Amerika’da bahsettiğim birinci likidite kolu, bizim için burada kültürel bir meseleye dönüşüyor. Ben kendi yatırım anlayışım açısından gayrimenkulü veya otomobili doğrudan bir yatırım aracı olarak görmüyorum. Altının bile dönemine göre yatırım veya daha çok değer koruma aracı olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat yıllardır kanıksanmış davranış biçimleri nedeniyle bu ayrımları anlatmak oldukça zor.
İkinci kola, yani yabancı yatırımcılara geldiğimizde ise benim bakış açım çok daha olumsuz. Yabancı yatırımcının ülkemize her zaman uzun vadeli ve sürdürülebilir likidite sağlama amacıyla geldiğini düşünmüyorum. Aksine, bazı dönemlerde kısa vadeli fırsatlardan yararlanmak ve elde edilebilecek getiriyi alarak piyasadan çıkmak üzere hareket ettiklerini düşünüyorum. Bu durum, özellikle sermaye ve bilgi üstünlüğü de hesaba katıldığında, benim açımdan modern emperyalizmin finansal piyasalardaki bir yansımasına benziyor.
Bilgi Asimetrisi ve Risk Algısı
Yıllarca aldığım eğitimlerden ve yaptığım araştırmalardan sonra “Bizde bu iş neden bu kadar zor?” sorusuna verdiğim cevaplardan biri likidite oldu. Fakat konunun diğer yüzünü anlatmazsam mesele eksik kalır: Bilgi asimetrisi.
Yatırım özünde basit bir amaç barındırıyor: Aynı süre içerisinde eldeki tasarruftan mümkün olduğunca fazla fayda sağlamak. İnsanlar kendi muhasebelerini yapıyor ve bilgi birikimleri doğrultusunda tasarruflarını, belirledikleri süre içerisinde kendilerine maksimum faydayı sağlayacağını düşündükleri araçlara yönlendiriyorlar. Çevremde gördüğüm insanların önemli bir bölümü de aslında şirket yatırımlarının uzun vadede yüksek getiri sağlayabileceğini biliyor. Fakat bilmek başka, o riski alabilmek başka. Borsamızın dengesiz seyri ve insanların risk algısı birçok kişiyi buraya yatırım yapmaktan uzaklaştırıyor. Amerikan borsalarında nadir görülen sert ve uzun düşüş dönemleri, bizim borsamızda tam tersine “nadir görülen güçlü yükseliş dönemleri” şeklinde yaşanabiliyor. Böyle bir ortamda insanlara hiçbir ayrım yapmadan “Burası çok iyi bir yer, yatırım yapın” demek bana artık doğru gelmiyor.
Market Manipülasyonu ve Ahlaki Boyut
Bana göre sürdürülebilir bir yatırım yöntemi değil. Ancak borsamızdaki bazı fiyat hareketlerini anlamak açısından bu konuya da biraz değinmek gerekiyor.
Borsayı kaba anlamıyla mahalle aralarında veya belirli bölgelerde haftanın belli günlerinde kurulan bir pazar yerine benzetebiliriz. Şimdi bu pazarın bütün ülke için yalnızca tek bir yerde kurulduğunu ve herkesin buraya rahatlıkla ulaşabildiğini düşünün. Bizim borsamız gibi alım satımın düşük, yani talebin görece zayıf olduğu bir dönemde pazardaki bütün domatesleri yavaş yavaş toplamaya başladığımı varsayalım. Elimde yeterince sermaye varsa piyasadaki arzın önemli bölümünü kontrol eder hâle gelirim. Ardından elimdeki sermayeyi kullanarak fiyatları zaman içerisinde yukarı taşımaya başlarsam dışarıdan bakan insanların gördüğü şey sürekli fiyatı yükselen bir domates olur. İşte daha önce bahsettiğim bilgi asimetrisi tam olarak burada devreye girer. İnsanlar domatese ulaşamayacaklarını düşünerek alım yapmaya başlarlar. Başlangıçta benim sermayemle oluşturulan kontrollü talep, zaman içerisinde başkalarının katılımıyla kontrolsüz bir talebe dönüşür.
Bilgi asimetrisi nedeniyle insanların bu fiyat artışını normal kabul etmeye başladıkları nokta ise işin en kritik bölümüdür. Eğer asıl amaç yüksek fiyattan satış yapmaksa, eldeki büyük miktardaki domates fiyatların sürekli yükseleceğini düşünen insanlara yüksek fiyatlardan satılır. Sermaye böylece kısa süre içerisinde ciddi biçimde büyütülebilir. Peki sonunda domates fiyatlarına ne olur? Suni talep ortadan kalktığında fiyatlar eninde sonunda gerçek arz-talep dengesine yaklaşmaya başlar. O ana kadar fiyatların sürekli yükseleceğini düşünen insanlar da adrenalin sona erip yeniden rasyonel düşünmeye başladıklarında yaptıkları hataları çoğu zaman ellerinden giden paraya bakarken fark ederler.
Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir varlığı satın almak ve daha sonra daha yüksek fiyattan satmak tek başına hukuka aykırı değildir. Ancak fiyat veya yatırımcı algısını yapay biçimde etkilemeye yönelik işlemler, kullanılan yönteme ve somut koşullara bağlı olarak piyasa bozucu eylem veya piyasa dolandırıcılığı kapsamında değerlendirilebilir. Benim burada özellikle üzerinde durduğum kısım ise bunun ahlaki boyutu. Bir insanın bilgisizlik veya heyecanından faydalanarak elinizdeki varlığı ona olduğundan çok daha değerliymiş gibi satmaya çalışmak, bana göre vicdani açıdan ciddi bir problem.
Maalesef Borsa İstanbul’da kuruluşundan bu yana farklı şekillerde gördüğümüz problemlerden biri de bu. Geçmişte bu davranışları daha çok yabancı sermayeyle ilişkilendirirken, artık ülkemizdeki bazı büyük sermaye gruplarının ve fonların hareketlerinde de benzer örüntüler görebiliyorum. Zaten sınırlı olan bireysel yatırımcı kitlesinin bir bölümü de hem bu tür hareketler hem de getirinin yalnızca belirli dönemlerde yoğunlaşması nedeniyle borsadan giderek uzaklaşıyor.
Borsa İstanbul’dan Fiyatlama Absürtlüğüne Örnekler
Anlattığım domates örneği, İleride bahsi geçecek ikinci yöntemle yani okuyarak ve araştırarak getiri sağlamaya çalışan bir yatırımcının ne kadar büyük zorluklarla mücadele etmesi gerektiğini gösteren örneklerden yalnızca biri. Aklımda “Şirket yatırımı nasıl yapılır?” başlıklı ayrı bir yazı hazırlamak var. Orada şirket seçimi ve fiyatlama konusunu çok daha ayrıntılı anlatacağım için burada konuyu daha fazla uzatmak istemiyorum.
Ancak derinlemesine incelendiğinde sebepleri açıklanabilecek, dışarıdan bakıldığında ise oldukça çelişkili görünen birkaç somut örnek vermek istiyorum:
- Enka İnşaat (ENKAI): Şirket finansallarında neredeyse bütün kalemlerde reel olarak artış göstermiş; buna rağmen finansal rapor açıklandıktan sonra hisse fiyatında yaklaşık %10 düşüş gerçekleşmiştir.
- Ahlatcı DoğalGaz Dağıtım (AHGAZ): Şirket finansallarını geçen yıla göre yaklaşık iki kat artırmayı başarmış; ancak hisse fiyatı yatay seyretmeye devam etmiştir.
- Hitit Bilgisayar (HTTBT): Şirket finansallarında reel büyüme görülmesine rağmen finansal sonuçların açıklanmasının ardından hisse fiyatındaki düşüş devam etmiştir.
- Aksa Akrilik (AKSA): Şirket finansallarını geçen yıla göre ciddi biçimde artırmış; buna rağmen bilanço açıklandıktan sonra hisse fiyatı yaklaşık %10 düşmüş ve düşüş eğilimini sürdürmüştür.
- Ford Otomotiv (FROTO): Şirket finansalları, talepteki düşüşün de etkisiyle uzun yılların en zayıf seviyelerinden birinde gerçekleşmiş; buna rağmen bilanço açıklandıktan sonraki dönemde hisse fiyatı yatay kalmıştır.
- Ereğli Demir ve Çelik (EREGL): Şirket kârlılığı önemli ölçüde artmış görünmesine rağmen hisse fiyatında yaklaşık %13 düşüş gerçekleşmiştir.
- İş Yatırım Menkul Değerler (ISMEN): Şirketin finansal sonuçları önceki döneme göre ciddi ölçüde gerilemiş; buna rağmen hisse fiyatı yatay seyretmeye devam etmiştir.
Bunlar her gün adını duyduğumuz, sektörlerinde önemli konumlarda bulunan ve teorik olarak bu tür fiyatlama tutarsızlıklarından daha az etkilenmesini bekleyebileceğimiz şirketler. Ancak görüldüğü üzere bu şirketlerde bile yalnızca açıklanan bilanço rakamına bakarak fiyat hareketlerini anlamaya çalışmak çoğu zaman yeterli olmuyor. Şirketin beklentilerini, önceki fiyatlamasını, sektör koşullarını, piyasa likiditesini, yatırımcı davranışını ve daha birçok değişkeni birlikte değerlendirmek gerekiyor. Bu örnekleri çoğaltmak oldukça kolay. İncelediğim finansal raporların önemli bir bölümünde benzer fiyatlama davranışlarıyla karşılaşıyorum.
Borsa İstanbul’da İki Kazanma Örüntüsü
Bütün bunları söyledikten sonra doğal olarak şu soru geliyor: “Peki sen neden yatırımlarını burada yapıyorsun?” Sanırım bu yazı için sorulabilecek en doğru soru da bu. Bilgi asimetrisi, bizim borsamızdaki zorlukların başında geliyor. Yıllar içerisindeki gözlemlerim ve başarılı yatırımcıların hayatlarını okumam sonucunda iki temel kazanma örüntüsü gördüm.
Birinci Yöntem: Uzun Vadeli ve Pasif Birikim
İlk yöntem, bilgi asimetrisinin “bilgisiz” tarafında durarak uygulanabilecek bir yöntem. Buradaki “bilgisiz” ifadesini kötü anlamda kullanmıyorum. Aksine bazı durumlarda sürekli işlem yapmaya veya piyasayı tahmin etmeye çalışmamanın yatırımcı açısından avantaj sağlayabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konuda meşhur bir söz vardır: “En iyi yatırımcı, ölü yatırımcıdır.”
Mantık basit. Uzun yıllardır iyi durumda olan şirketlere veya fonlara düzenli olarak küçük birikimlerle yatırım yapıp uzun yıllar boyunca arkaya bakmamak. Borsada sürekli olarak var olduğunuz için, nadir gerçekleşen güçlü yükseliş dönemleri eninde sonunda sizi de yakalıyor. Eğer doğru varlıklarda yeterince uzun süre kalabilirseniz, bu ralliler sonucunda diğer tasarruf araçlarının üzerinde getiri elde etme ihtimaliniz ciddi biçimde yükseliyor. Burada elbette “garanti kazanç”tan bahsetmiyorum. Şirket veya ülke özelinde her zaman farklı riskler bulunuyor.
Kendi yaptığım araştırmalar, matematiksel incelemeler ve bir adım ileri giderek kendi yatırımlarım üzerinde yaptığım gözlemler sonucunda; yıllar içerisinde birikim yaptığım bazı şirketlerde altın getirisini yakalayabildiğimi gördüm. Üstelik bunu Borsa İstanbul’un oldukça zor dönemlerinden birinde deneyimledim. Dolayısıyla bu yöntemin çalışabildiğini düşünüyorum.
Gelgelelim bu yöntemin de kendi içerisinde önemli zorlukları var. Diğer yöntemlere kıyasla görece daha kolay olsa da burada beklemek ve sabretmek en önemli unsurlar. Asıl mesele ise doğru şirketi veya doğru fonu seçebilmek. Doğru fonu seçtiğinizi düşünseniz bile en azından yılda birkaç kez kontrol etmek gerekir. Çünkü fonun yönetimi veya yatırım stratejisi değişebilir. Doğru şirket seçimi ise bana göre daha da zor. Şirketin kendi içerisinde hiçbir şey değişmese bile ülkenin veya dünyanın şartları şirketin aleyhine dönebilir. Her iki durumda da biraz önce bahsettiğim sabır unsuru devreye giriyor. Üstelik bu sabır, paranızın enflasyon karşısında eridiğini ve alım gücünüzün azaldığını izlediğiniz dönemlerde çok daha zor hâle geliyor. Hele bir de aynı dönemde diğer tasarruf araçlarının fiyatları yükseliyorsa psikolojik baskı iyice artıyor.
İkinci Yöntem: Sürekli Araştırmak ve Okumak
Şimdi kazancın yüksek, ancak kaybın da bir o kadar büyük olabileceği daha zor yönteme gelelim. Şu anda piyasada “kazanıyorum” diyen birçok insanın yaptığı veya en azından yapmaya çalıştığı yöntem: OKUMAK. Aslında bütün bu yazıyı kaleme almamdaki temel sebep de burası. Dışarıdan oldukça basit görünen ancak bana göre yatırımın en zor kısmı olan sürekli araştırma ve okuma süreci.
Borsada yıllar içerisinde şunu gözlemledim: Ne kadar saçma, dengesiz veya absürt olay yaşanırsa yaşansın, şirketlerin finansal yapıları uzun vadede gerçekten iyileşmeye devam ettiği sürece değerleri de bir şekilde bunu takip ediyor. Ülke ekonomisi kötü olabilir. Yanı başınızda savaş yaşanabilir. Borsa likidite problemi yaşayabilir. Şirketin hissesi uzun süre olması gerektiğini düşündüğünüz fiyatın altında kalabilir. Fakat tamamen yok oluş senaryolarını bir kenara bırakırsak, gerçekten iyi şirketler uzun vadede değerlerini artırmanın bir yolunu buluyor.
Buradan hareketle asıl meseleye geliyoruz: Doğru şirketi nasıl bulacağız? Bence yatırımın en zor kısmı tam olarak burada başlıyor. Çünkü amaç her seferinde doğru şirketi seçmek veya geleceği kusursuz biçimde tahmin etmek değil; şirketin önündeki ihtimalleri mümkün olduğunca doğru okuyup, yanlış çıktığımız durumlarda oluşabilecek zararı sınırlayabilecek bir sistem kurmak. Zaten yatırımda önemli olan bütün kararların doğru çıkması değil, doğru kararların kazandırdığının yanlış kararların kaybettirdiğinden daha fazla olmasıdır.
Bu yazıda detaylı şirket seçimi konusuna girmeyeceğim. Konudan çok fazla sapmak istemiyorum. İşin özünü anlatmam gerekirse, benim görebildiğim yol okumaktan geçiyor. Şirketler, sektörler, ülkeler ve diğer finansal enstrümanlar hakkında ne kadar fazla bilgiyi zihninizde tutabilir ve bunların arasındaki bağlantıları ne kadar iyi kurabilirseniz doğru şirket seçme ihtimaliniz de o kadar yükseliyor. Bunu büyük bir yatırımcı olduğumu veya devasa getiriler elde ettiğimi iddia ettiğim için söylemiyorum. İncelediğim başarılı insanların hayatlarında gördüğüm ortak örüntü bu. Bu insanların büyük bölümünün satın aldıkları şirketleri, şirketlerin faaliyet gösterdiği sektörleri ve ülke ile dünya konjonktürünü fazlasıyla araştırdığını gördüm. Yani mesele yalnızca bilanço okumak değil. Mesele, okuduğunuz her şeyi birbiriyle ilişkilendirebilmek.
Bu yöntemin zorluğu da sanırım burada ortaya çıkıyor. Okumak zaman ister. Arzu ister. Devamlılık, disiplin ve düzen ister. Bunların hiçbiri tek başına olağanüstü zor görünmüyor. Ancak hepsini aynı anda, yıllarca sürdürebilmek özellikle günlük işine gücüne devam eden biri için oldukça güç. Hele ki benim gibi bu alana karşı ciddi bir tutkunuz yoksa —ki herkesin tutkusunun farklı olması son derece doğal— bu süreci devam ettirmek çok daha zor hâle geliyor.
Yatırımcılara Tek Bir Öğüt
Bütün bu deneyimleri yaşadıktan sonra artık insanlara tasarrufları konusunda yalnızca tek bir öğüt vermeye başladım. Bu yöntemlerin ikisi de benim gibi bu işe meraklı biri için uygulanabilir görünebilir. Fakat zaman içerisinde bunun herkes için gerçekçi olmadığını fark ettim. İnsanların büyük bölümü için her iki yöntemi de gerektiği şekilde uygulamak gerçekten zor. Bu nedenle verebileceğim en önemli öğüt şu: Yatırım yapmadan önce kendinizi iyi tanıyın.
Ne kadar risk alabileceğinizi bilin. Ne kadar süre bekleyebileceğinizi bilin. Bir yatırımınız uzun süre zarar yazdığında nasıl davranacağınızı bilin. Her gün şirket araştırmak isteyip istemediğinizi bilin. Tasarruf ettiğiniz her kuruşu emanet edeceğiniz yatırım aracını da en az kendiniz kadar iyi tanıyın. Bence bir insanın yatırım konusunda kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri budur.
İşte tam da bu sebeple artık insanlara doğrudan “Borsa yatırımı yapın.” diyemiyorum. Ben yıllardır bu piyasayı araştırdığım için birçok fiyat hareketinin arkasındaki nedenleri daha rahat anlamlandırabiliyorum ve bazı durumlarda gerçekleşebilecek senaryoları önceden tahmin etmeye çalışabiliyorum. Ancak herkesin yıllarını bu alana vermesini beklemek gerçekçi değil. Peki geriye kalan geniş kitle bu kurtlar sofrasında ne yapacak? Ya yıllarca okuyup araştırarak ve hata yaparak bu piyasanın nasıl çalıştığını öğrenecekler ya da benim verdiğim tavsiyeye uyup önce kendilerini ve yatırım yaptıkları araçları tanımaya başlayacaklar.
Çok geniş bir konuyu mümkün olduğunca kısa şekilde anlatmaya çalıştım. Elbette burada değinmediğim veya ileride daha ayrıntılı anlatılması gereken birçok konu var. Fakat anlatmak istediğim temel mantığın bu yazıyla anlaşılabileceğini düşünüyorum. Ve yazıyı, bütün bu durumu oldukça güzel özetlediğine inandığım, herkesin en az bir kere duyduğu o meşhur cümleyle bitirmek istiyorum:
“Borsada beklentiler alınır, gerçekler satılır.”
YASAL UYARI: Bu içerik, yatırım danışmanlığı hizmeti niteliği taşımamaktadır. Yatırım danışmanlığı; kişinin risk-getiri profili, mali durumu ve yatırım hedefleri esas alınarak kişiye özel biçimde sunulan özel bir hizmettir. Burada yer alan bilgi, yorum ve değerlendirmeler yalnızca genel bilgilendirme amacıyla hazırlanmış olup hiçbir biçimde yatırım kararına yönlendirme niteliği taşımaz. Bu içerikler, okuyucunun mali yapısına ve risk-getiri tercihlerine uygun olmayabilir; bu nedenle yalnızca bu bilgilere dayanılarak yapılan yatırımlarda beklenen sonuçlara ulaşılamayabilir.